Kayıtlar

derin düşünceler etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Yazmak ve Var Olmak

Resim
Neden yazıyorum? Dünyada bir isim bir kimlik sahibi olmak için. Burada ben de yaşadım diyebilmek için. Ben de vardım demek. Evet doğdum, hissettim, kalbim attı, nefes aldım, bir evim bir ailem oldu, arkadaşlarım oldu, okullara gittim, bir ülkede yaşadım, insanlar tanıdım, şehirler gördüm, umut ettim, hayal kırıklığına uğradım, sevdim, sevildim, bazen sevilmedim, başardım, başaramadım, bazen dünyayı evim gibi gördüm, bazen sürgün yeri gibi. Ama ben var oldum, bir adım oldu, bir benliğim, kimliğim, hayat hikayem, kaderim. Bu benim diyebilmek, gerçek benim, benliğim bu diyebilmek için yazıyorum.   Bazı insanlar şirketler kurar, büyük işler yapar, kimisi bir aile kurar soyunu sürdürmek için, kimileri ülkeler kurar, yasalar koyar, ya da topraklar şehirler fetheder, kimisi bir kitap bir şiir yazar, altına ismini yazar, kimisi binalar gökdelenler yapar, altına imzasını atar, bir isim koyar, hiçbir şeyi olmayanların bile mezar taşlarına isimlerini ve doğum ölüm tarihlerini yazarlar....

İşaretler

Resim
Dünyada birçok işaret vardı. Ondan uzaktık, ama kendisini hatırlatması için birçok iz de bırakmıştı geriye. O güzel bahçeyi unutmayalım diye, burada ona benzer bahçeler de görelim, böylece ebediyet bahçesini unutmayalım diye. Ama insanın doğasında vardı unutkanlık. Neden her güzellikte bir kusur vardı peki? Neden diken vardı gülde? Çünkü burası orası değildi. En aşağılarda bir yerlerde (dünya) olduğumuz için her şey yarım yamalaktı. Sebebi basitti. Her şey yarım yamalak olsun da her şeyin tam olduğu yeri hatırlayalım diye. En gelişmiş ülkede bile sefalet vardı. Ne kadar zengin olursan ol, gün içinde birçok dert, sıkıntı, kaygı vardı. En güzel kadın bile bir süre sonra can sıkardı. Her dönemde en azından bir savaş vardı. Her şey iyi gitse bile sonrasında gene belirsizlik vardı. Nereye gittiğimizi bilmemenin kaygısı. Buna rağmen her şeyi kontrol altına almak için ömür boyu uğraşıp çabalarız. Paramı nereye yatırırsam daha güvenli acaba, hangi bölgede ev alırsam daha güvenli, çocuğu...

Ezeli Aşk

Resim
Leyla ile Mecnun’un devri geçeli kaç yüzyıl oldu? Belki binlerce yıl. Ama kimileri unutamadı o hikâyeyi. Leyla ve Kays (daha sonra Mecnun) okul yıllarında birbirine âşık olmuştur. Kısa zamanda aşkları her yere yayılır. Bunu duyan annesi Leyla’yı okuldan alır. Kays’la görüşmesini de yasaklar. Ayrılık acısıyla kendini kaybeden Kays artık Mecnun diye anılmaya başlar. Mecnun, yani deli divane olmuş kişi. Bu sevda yüzünden çöllere düşen Mecnun’a birçok kişi Leyla’yı unutmasını söyler, ancak onun için tüm dünya Leyla’dan ibarettir ve hiçbir şekilde bu aşktan vazgeçmez. Hatta dedesi onu bu dertten kurtulması için Kabe’ye götürür, ama o tam tersine derdinin artması için dua eder. Hem Leyla’nın hem Mecnun’un halleri giderek perişanlaşmaktadır. Başkasıyla evlendirilen Leyla kocasından kendisini uzak tutmak için bir hikâye uydurur ve bir süre sonra adam ölür. Bu sırada Mecnun çöldedir ve aşkın bin bir türlü cefasıyla yoğrulmaktadır. Dünyayla bütün bağlantısı kesilir ve sadece ruhuyla yaşar ha...

Aşk Nedir?

Resim
Peki öyleyse nedir aşk? Aşk aşktır, sadece biçim değiştirir farklı çağlarda. Kendisi, özü değişmez. Aşk sevdiğine sımsıkı sarılma özlemidir. Sarılarak dünyanın geri kalanını dışarıda bırakmaktır. Yeniden bütünlüğe ulaşmaktır. O bahçeden bu dünyaya inmiş bir işarettir. Aramaktır, özlemektir. Birlikte hayal kurmaktır. Sinemaya gitmektir. Dünyayı yeniden büyülemektir. Eski bir fotoğrafın soluk renkli film şeridini yeniden renklerine kavuşturmaktır. Aşk var olduğunu duyumsamaktır. Sihirli bir küredir. Ayrıyken bile birlikte olmaktır. Dünyanın gelgitlerinden, kırılganlığından ve güvensizliğinden uzakta ruhuna güvenli bir liman bulmaktır. Sevdiğini uyurken doya doya seyretmektir. Aşk meraktır. Acaba şimdi ne yapıyor diye düşünmektir. Benliğini unutmaktır. O bahçenin hatırasını bu dünyada yaşamaktır. Varoluşun neşesiyle kendini kaybetmektir. Kaybederken gene bulmak, bulduktan sonra gene kaybetmektir. Yağmurda birlikte ıslanırken yağmuru hissetmemektir. Dünyanın bir anlamı olduğunu yeniden...

Türk Olmak

Resim
İçindeyken farkına varmadığımız şeyleri o ortamın dışına çıkınca farketmeye başlarız. Dolayısıyla Türk olmanın ne olduğuna dair düşüncelerimi ve hislerimi, İngiltere’deyken daha iyi değerlendirebileceğimi düşündüm. Özellikle İstanbul’dan Londra’ya giden uçakta dünyanın hangi bölgesindensiniz sorusundaki kategorilerde (Avrupalı, Asyalı, Afrikalı, Latin Amerika, Orta Doğu vb.) kendi yerimi tam olarak bulamayınca Türk olmanın, Türkiye’li olmanın gerçekten ne demek olduğunu düşünmeye başladım. Ortadoğulu muyduk? Evet biraz, ama tam olarak değil. Asya’lı mı? Avrupalı mı? Onlar da tam olarak değil. Yani İstanbul’un Asya ve Avrupa yakaları var ama bunun Avrupa ya da Asya denilince akla gelenlerle pek ilgisi yoktu. Hepsinden biraz aslında. Ama tam olarak hiçbiri değil. Örneğin bir İtalyan olsaydım, kendimi Alman, Fransız, İspanyol, İngiliz gibi daha geniş bir kümenin içinde Avrupalı olarak konumlandırabilirdim. Ya da Gine’li, Nijerya’lı veya Kenya’lı olsaydım çok rahat Afrikalı diye daha b...

İstanbul

Resim
İstanbul. Doğduğum, büyüdüğüm, sevdiğim, sevildiğim, okullara gittiğim, işe girdiğim, caddelerinde yürüdüğüm, otobüslerinde sıkıştığım, oradan oraya koşturduğum şehir. İstanbul’la ilişkimiz aşk ve nefret ilişkisi gibi. Bazen ölümüne sevdiğim, bazen ölümüne nefret ettiğim, kaçıp uzaklaşmak istediğim şehir İstanbul. Uzaklaştığımda da beni kendine görünmez bağlarıyla geri çeken şehir İstanbul. Roma’ya, Bizans’a, Osmanlı’ya başkent olmuş, medeniyetler doğurup medeniyetler batırmış şehir. Taşı toprağı altın denilerek ne hayallerle insanların geldiği ve ne hayallerin hayal kırıklığıyla sonuçlandığı şehir. Boğaz’a yakın dar ve eski sokaklarından birinde yürürken aniden karşıma çıkan boğaz manzarasının büyüleyici güzelliğini severdim. Caddelerinde o kafe senin bu mekân benim gezerken, gecenin yarısında sanki gündüzmüş gibi kaynaşan kalabalığını severdim. Eminönü’nün, Fatih’in, Vefa’nın, Hisarüstü’nün, Kandilli’nin sanki başka bir binyıldan hiç değişmeden fırlayıp gelmişçesine aniden ses...

Meslek ve Çalışma Hayatı

Resim
“ Sizin için geceyi örtü, uykuyu istirahat kılan, gündüzü yayılıp çalışma zamanı yapan O'dur. ” Neden çalışıyoruz? Evet basit bir soru ama o kadar önemli bir soru ki. Okul hayatı bittikten sonra ömrümüzün evde geçirdiğimizden daha fazla vaktini ne iş yapıyorsak, nerede çalışıyorsak orada geçiriyoruz. Her sabah erkenden kalkıp, yollara düşüp, bütün gün çabalayıp yorulup, ertesi gün aynı döngüye tekrar kaldığımız yerden devam etmek. Ömrümüzün neredeyse sonuna kadar. Eğer bu soruya para kazanmak ve geçimle ilgili bir cevap verilirse şu anlama geliyor: Hayatın neredeyse tamamını kaplayan bir etkinliğin sadece para kazanmak ve günlük geçimi sağlamak için yapılması o kadar çılgınca bir şey olurdu ki o zaman hayat dediğimiz şey; haftasonu tatillerinin (şanslı olup haftasonu tatili olan bir işte çalışanlar için), yıllık 15-20 gün izinlerin ve birkaç emeklilik yılının (o da yaşlılık, hastalık ve sıkıntılarla geçiyor) toplamı haline geliyor. Buna rağmen, etrafımda çalışan kişileri...

Hayat ve Büyük Boşluk

Resim
Hiçbir zaman gelmez işte o an. Beklersin, sürekli başarmaya, elde etmeye çalışırsın bir şeyleri. Her seferinde bir şeyleri daha tamamlamaya, eksikliğini gidermeye çalışırsın hayatında. Ve o bir şeyler hep eksik kalır. İstediğin okulu, üniversiteyi kazanırsın, sevinci birkaç gün sürer en fazla. Bir haftayı geçmez. Alışırsın çünkü. Sonra notlarım iyi olsun dersin. Güzel bir iş bulayım dersin, bulursun da. Birkaç gün geçmez ona da alışırsın. Üniversitenin ilk sınıfında İngilizce sınavını Haziran’da geçmek istemiştim, buydu tek isteğim o yıl. Oldu da. Hem de başlangıç düzeyindeki bir öğrencinin Haziran’da A ile geçmesi daha önce görülmemişken başarmıştım. Sonucu öğrendiğim gün o kadar sevinmiştim ki! Ertesi güne kalmamıştı sevinç. Her şey normal akışına dönmüş, o başarıyı da kanıksamıştım. Şimdi geçilmesi gereken sınavlar, bitirilmesi gereken dersler vardı. Onları da aynı coşkuyla istedim. Çok isteyince de başardım. Başarının verdiği coşku ve sonrasında gelen kayıtsızlık ve kanıksama h...

Okumak ve Aynanın Ötesi

Resim
“Andolsun kaleme ve satır satır yazdıklarına…” Annemin anlattığına göre, okumaya dört yaşında, annemin üzerindeki kıyafetteki harfleri, karşı dükkânın tabelasındaki yazıları ve gazete yazılarını ona hecelettirerek, okutturarak öğrenmeye başlamışım. Anne orada ne yazıyor diye durmadan sorarmışım. Annem de sabırla cevap verirmiş. Tek tek hecelermiş. Sonra beş yaşında kendim okumaya başlamışım. O günlerden bugüne okumadan geçen günüm olmadı. Geriye dönüp baktığımda yaşım ilerledikçe giderek daha da şiddetlenen bu okuma arzusunun dünyanın anlamını arayışla yakından ilişkisi olduğunu görüyorum. Merak duygusu. Acaba o yazıyı yazanlar ne demek istemişler? Dünyaya dair ne söylüyorlar? Öğrenmezsem çıldırırdım. Neden, neden, neden? Görselden çok yazılı olanda aradım dünyanın anlamını. O harflerin, kelimelerin, cümlelerin arkasında anlam dediğimiz bambaşka bir dünya vardı. Görsel olan, bu dünyayı çok yüzeysel bir şekilde yansıtıyordu. Galiba bu yüzden hiçbir zaman resme kabiliyetim olmadı, o...

Dostluk

Resim
“ İyi dostu olanın aynaya ihtiyacı yoktur. ” İnsanın hayatta sahip olabileceği en güzel şeylerden biri de onu hayata bağlayan iyi dostlar veya arkadaşlardır. Her türlü sıkıntısını konuşabileceği, kafa dengi, aynı konular üzerinde saatlerce konuşabileceği, hararetle tartışabileceği, bunu yaparken arkadaşının alınmasından gücenmesinden çekinmeyecek derecede samimi, içini dökebileceği, aynı fikirde olmasa da aynı dili konuşabileceği, karşısındakinin usanmadan saatlerce dinleyebileceği dostlar. Çok kişiyle arkadaşlıklar hatta dostluklar kursam da yukarıdaki saydıklarımın hemen hemen hepsini yapabildiğim bir dostum oldu ki o konuda kendimi şanslı hissetmişimdir. Mehmet’le ortak bir arkadaş sayesinde Fatih’te Atpazarında eski bir kafede tanışmıştık. İlk konuşma konumuzu hiç unutmam. Kuran’ın yaratılmış olup olmadığı ile ilgili metafizik ve teolojik bir tartışmaya girmiştik daha ilk tanışmamızda. Kendisi her ne kadar bir lisede din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni de olsa uzun ...

Anadolulu Ressamlar ve Çinli Ressamlar

Resim
“ Yüzünü görmek isteyen cama bakar, özünü görmek isteyen câna bakar .” Mesnevi’de Anadolulu ve Çinli ressamların hikâyesi anlatılır. Hikâye basittir ama içine Büyük Anlamı sığdırabilmiştir. Sarayının salon duvarını süsletmek isteyen bir hükümdar Çinli ve Anadolulu ressamlarla anlaşır. Salon tam ortasından perdeyle ikiye bölünür. Çinli ressamlar durmadan boya ister ve duvarı fevkalade resimlerle donatırlar. Anadolulu ressamların yaptığı ise kendi duvarlarını iyice temizleyip durmadan cilalamak ve parlatmaktan ibarettir. Verilen süre bitince, önce Çinli ressamların eseri görülür, çok beğenilir. Gerçekten güzel ve göz alıcı resimler yapmışlardır. Sıra Anadolulu ressamların resimlerini görmeye gelince, önce aradaki perde kaldırılır. Manzara tek kelimeyle harikadır. Karşıdaki resimler olduğu gibi iyice parlatılmış olarak duvara yansımaktadır. Resimler çok daha parlak ve derin bir şekilde adeta ışıldamaktadır. Büyük ödül böylece Anadolulu ressamlara verilir. Mevlâna hikâyenin kıssası...

Tarih

Resim
“Tarih uyanmak istediğim bir kabustur.” Olaylar, olaylar, olaylar. Sayısız insan, sayısız olay, sayısız hikâye. Tarihte olmuş bütün bu olaylar yığınına şöyle tepeden bakınca sanki çok yüksek bir gökdelenin üzerinden yere bakan biri gibi başım dönüyor. Her olay bir diğerine açılıyor. Her kişi hem aktör hem figüran. Benim dışımda olmuş ve olacak olaylar silsilesini düşününce kendimi ister istemez çok küçük ve kaybolmuş hissediyorum. Bir taraftan da o olayların aslında benim onları yorumlamam için var olduğunu, onun dışında kendi içlerinde bir varlıklarının olmadığını, olsa bile bunun bir önemi olmadığını düşünmekten kendimi alamıyorum. Tek gerçek ve önemli olan hikâye benim kendi hikâyemmiş gibi geliyor. Herkesin hikâyesi aslında Büyük Hikâye’nin bir parçası. Ama gene de o kadar çok farklılık var ki bazen hepsini bir araya getirememe hissiyle boğulur gibi de oluyorum. Tarihi yorumlarken bir çerçeveye, bir bakış açısına, bir perspektife ihtiyaç duyuyorum. Neden bir geçmiş var mesela?...